Washington Uzlaşması ve IMF – Türkiye İlişkileri

Washington Consensus (Washington Uzlaşması) kavramı ilk kez John Williamson tarafından 1989 yılında kullanılmıştır. IMF ve Dünya Bankası gibi uluslararası kuruluşların düşüncelerini yansıtan ve temelde 1980’li yılların başlarından itibaren yapısal uyum programları ile IMF ve Dünya Bankası tarafından üyelerine uygulattırılan politikalar Washington Uzlaşması olarak isimlendirilmektedir (Williamson, 2004)

Williamson, Washington Uzlaşması’nın iki temel bileşeni olduğunu söylemiştir. ABD Kongresi ile Beyaz Saray’ın oluşturduğu “politik yapı” ile IMF, Dünya Bankası, ABD Maliye Bakanlığı ve araştırma merkezlerinin (think- tank) oluşturduğu “teknokratik yapı” (Naim, 1999).

Washington Uzlaşması’nın küresel anlamda ön plana çıkmasında iki önemli unsur rol oynamıştır: Bunlardan ilki, 1950-1960’lı yıllardaki kalkınma ideolojisi ve uygulamalarının başarısızlığıdır.J. Williamson, çok büyük ölçüde resmi Washington’un görüşlerini yansıtan ve 1980’lerin sonunda Latin Amerika için bir kurtuluş yolu olacak politik reformlar setini on başlık altında toplamıştır.1991’de Sovyetler Birliği’nin çökmesinin ardından, Doğu Avrupa ülkelerinin piyasa ekonomisine geçişlerini sağlamak amacıyla da kullanılmıştır bu reformlar seti.(Williamson, 2003: 10–12)

J. C. Williamson

Image via Wikipedia

Washington Uzlaşması’nda, devletin rolünün yeniden değerlendirilmesi ve piyasanın rolünün genişlemesi ile daha açık ve rekabetçi bir ekonominin desteklenmesi hedeflenmiştir. Washington uzlaşmasının bir başka unsuru, uluslararası finansal kurumların desteği ile yapısal reformların
gerçekleştirilmesidir. Bu, ekonomilerin uluslararası sermaye piyasalarına girişine ve kaybedilen unsurların yeniden kazanılmasına yardımcı olacaktı. Kısaca uzlaşma gündemi genel hatlarıyla; arz yanlı ekonomi, monetarizm ve devletin piyasadaki rolünün daraltılması ile ilişkilidir (Buria, 2004).

Başlangıçta, Washington Uzlaşması yaklaşımının uygulandığı gelişmekte olan ülkelerde, sermaye akışı yeniden başlamış ve büyüme hareketi daha etkin hale gelmiş olsa da uygulama süreci sonunda reformlar hedeflenen sonuçları yaratamamıştır. Bu gelişimin paralelinde küreselleşmeyi savunanlar yaşanan bu sürecin doğal ve kabul edilebilir olduğu, bu sürece uyum sağlamaya çalışarak, yükselen bir değer olan “küreselleşme” yoluyla daha fazla çıkar elde edilebileceğini söylemektedirler. Bu fikre karşı olanlar ise, küreselleşmenin insanları mutluluğa götürecek bir sonuca ulaşamayacağını, fakirin daha fakir, zenginin daha da zengin olacağını söylemektedirler.

IMF ve Dünya Bankası reçetelerinde en önemli yer “özelleştirme” kavramına ayrılmıştır. “Topluca özelleştirme” adı altında özelleştirme, sosyalist ekonomilerden piyasa ekonomilerine geçen, Doğu Almanya, Polonya ve Rusya gibi ülkelerde yaygın olarak kullanılmıştır. Daha sonra özelleştirme yapılan ülkeler, önemli gelir kayıplarına uğramıştır. IMF dayatmalı politikaların uygulanmasıyla, Asya ve Latin Amerika’daki “gelişen piyasa ekonomileri” borç ve spekülatif sermaye istilasına uğramıştır. Dış ticaret açıklarının artması ve bu açıkların borç ve spekülatif sermaye akımlarıyla finansmanı 1994 yılında Meksika’da, 1997 ve 1998 yıllarında Asya, Rusya ve Brezilya’da görülen krizleri doğurmuştur.

Türkiye küreselleşme kavramı içine fiilen 7 Ekim 1988 tarihinde kanun hükmünde kararname ile girmiştir. Dünya bankası tarafından ortaya atılan; “Çok Taraflı Yatırım Garanti Sözleşmesi (MIGA)” nin altına imza koyan ve MIGA’nın kurucusu olan Türkiye, bu imza ile şu kısıtlamalar tabi olmuştur:

– Garanti sahibi yabancı şirketleri, yatırımın mülkiyetinden veya denetiminden veya elde edeceği önemli bir çıkardan mahrum edecek şekilde, idari ve hukuki tedbirler alamaz.
– Garanti verdiği yabancı şirketler veya yatırımlarla yaptığı sözleşmeyi herhangi bir şekil ve gerekçeyle ihlal edemez, tanımamaya kalkışamaz.

Özellikle son birkaç yıldır yapılan özelleştirmelerde tekel niteliğindeki kuruluşlar, altyapı kuruluşları, enerji kuruluşları, limanlar, bankalar ve bunlara benzer, özelleştirilmesi büyük ihtimam gerektiren kuruluşlar sadece “özelleştirme geliri” elde etme amacıyla yerli ve yabancılara satılarak özelleştirilmektedir.

Türkiye’de de özelleştirme konusuna yaklaşım dünya üzerindeki uygulamalara oldukça paralel gelişmiştir. Önceleri özelleştirme, verimlilik arttırmanın, kamu borçlanma gereğini azaltmanın bir aracı gibi algılanırken, zaman içince, özellikle de 2004 yılından sonra özelleştirme “ailenin gümüşünü” satarak “gelir sağlamanın” bir aracına dönüşmüştür. Hedef değişikliği özelleştirme uygulamalarının boyutlarına da yansımıştır. 2000 yılı hariç, 2004 yılına kadar özelleştirme gelirleri oldukça düşük düzeylerde kalırken, 2004 yılı sonrası, zarar eden kuruluşlar değil en kârlı devlet kuruluşların satılmaya başlanmış özelleştirme hız kazanmıştır.

Türkiye , mevcut doğal kaynakları, uygun iklim koşulları, ekonomik alt yapısı, yoğun emek miktarı ve büyük iç pazarı ile iktisadi kalkınma açısından büyük bir potansiyele sahiptir. Fakat siyasal istikrarsızlık, bilinçli seçmen miktarının azlığı, yasal altyapının yetersizliği ve vergi oranlarındaki dengesizlik gibi mevcut sorunlar iktisadi kalkınmanın önündeki önemli barikatlardır.

Kaynaklar:

Prof. Dr. Özer ERTUNA
Ali Rıza GÜNGEN
C.Ü. İktisadi ve İdari Bilimler Dergisi, Cilt 7, Sayı 1, 2006
Bilal ÖZDEMİR
www.bulentturan.com.tr

  • reply Anonymous ,

    Yaaa bu Washington konsensusu adına hiç kaynak bulamıyorum. Bildiğim kadarıyla kaynakçanızda belirttiğiniz Bilal ÖZDEMİR’in İKTİSADÎ KALKINMA’DA WASHİNGTON KONSENSUNUN ROLÜ VE TÜRKİYE’NİN DURUMU adlı çalışmasındann sonraki Washinghton konsensusu adına yapılmış 2. çalışma size ait galiba. Bu konu çok ağır galiba doğru düzgün türkçe hiç kaynak yok.

    • reply MonteCito ,

      Kaynak konusunda haklısınız. Konu üzerinde çok fazla çalışma yer almıyor. Daha çok başka makaleler arasında küçük bölümlerde anlatılıyor. Bu da çok kapsamlı bir yazı değil açıkcası.

      Mümkün olduğunca yabancı kaynaklardan araştırmalısınız. Ayrıca üniversitelerde ve YÖK bünyesinde yer alan tez bankalarında araştırmanızı tavsiye ederim. Umarım yardımcı olabilmişimdir.

      • reply Mustafa ,

        Her ne kadar uzun süre önce yazılmış bir yazı olsa dahi bende bir yorum eklemek istedim. Washington uzlaşmasının yeteri kadar göz önünde olmaması, onun sinsi kimliğinden kaynaklanmaktadır. Çünkü açık bir şekilde dile getirmek, sistemin dünya piyasasındaki rolünü ifşa etmek demektir. Şu an makalelerde geçen anlamı genel olarak dünya ekonomisine canlılık ve istikrar kazandırmaktır ama asıl amaç piyasalara illegal yapılacak her türlü eylemi legal hale dönüştürmektir. Bizim gibi gelişmemiş ülkelerde bu bataklığa kolayca saplanır ve dünyayı yöneten elitistlerin oyuncağı haline gelir. Daha fazla bilgi edinmek isteyenlere Ramazan Kurtoğlu nun Nörofinans kitabını tavsiye ederim.

        Bir Cevap Yazın