Satınalma gücü paritesi teorisi üzerine notlar

saupload_purchasing_power
Image by chrisolson via Flickr

Globalleşme kelimesi; genişleyen uluslararası ticaret, sınırları aşan finansal kaynak aktarımı yaratan, artan dış yatırımlar, büyüyen çok uluslu işletmeler ve ortak girişimler anlamına gelmektedir. Global iletişim endüstrisinin çok uluslu yatırımlarının, global finans pazarının tek tip üretim ve tüketim kalıplarının etkileriyle, var olan bütün coğrafi ve siyasi engeller zorlanarak, sosyal ve kültürel yapıların ahenkleştirilmesi ve böylece değişik insanların değişik hayat biçimlerinin giderek daha benzer bir yapı kazanması olarak tanımlanabilir (Oman, 1994, s.27) .

Günümüzde devletler ekonomik açıdan hızla birbirine bağımlı hale gelmektedirler. Globalleşme olarak adlandırılan bu gelişme bütününde olumlu bir durum olarak değerlendirilmektedir. Ekonomik globalleşme kavramı yani bir kavram olmasına rağmen iletişimin hızla gelişmesi, uluslararası taşımacılığın ucuz ve kaliteli olması ve çok uluslu şirketlerin faaliyetlerinin yoğunlaşması sonucu etkinlik kazanmıştır. Uluslararası ticaret konusunda ve sermayenin dolaşımında engellerin kalkması, uluslarası işbirliğinin dünya çapında kaynak kullanımının artması sonucu bir yandan ülkelerin uluslararası ticarete katılımı hızla artarken diğer yandan sınır ötesi finans piyasalarında yatırımlar yoğunlaşmıştır.

Bu oluşum sürecinden sonra ekonomi politikasında en önemli ve belirleyici unsurlardan biri, fiyatlama süresinin, piyasa koşullarına bırakılmasıdır. Fiyatlama, piyasada serbestçe oluşacak koşullarca belirlenmeli, arz ve talebe bağlı olmalıdır. Türkiye’de enflasyonun giderek artması, cari işlemler dengesi açığının giderek büyümesi, reel yurt içi tasarruf ve yatırımlarının giderek düşmesi krizin değişik yönleri olarak algılanmaktadır.

Finansal krizlerin sonucu ödemeler dengesi üzerinde yarattığı etkilerden biri, cari açıkların artması gelmektedir. Sermaye girişindeki artış cari açığın artmasına olanak vermektedir (Kepenek/Yentürk, 2000, s.216).

Ödemeler dengesi açığı, ekonomideki faiz oranlarını, reel ücret ve döviz kurunun oluşumu ve işleyişi oldukça önemli ölçüde etkilemektedir. Ödemeler dengesinin giderek bozulması sonucunda makro ekonomik ve dövizlerin sürekli dalgalanması ve milli paranın gittikçe değerinin düşmesi, finansal piyasaların bozulmasına neden olmaktadır (Özker, 2000, s.109).

İç borçlarla dış borçlar arasındaki çizginin giderek belirsizleştiği günümüz mali ilişkilerinde dış borç birikim süreçlerini de  önemli ölçüde tetiklemiştir. Zira mevcut finansal krizin aşılması dış finansmanı zorunlu kılmış, sorun IMF’den sağlanan önemli miktardaki dış finansal destekle aşılabilmiştir. Büyüme ile dış kaynak arasında kurulan ilişki 2002 yılı ve sonrasında da devam etmiş ve bu durum bu iki yıldaki dış borç gereksinimini beslemiştir. 2002 yılında ihracat ve stoklarda görülen artışla ekonomi tekrar büyüme sürecine girmiş ve GSMH büyümesi %7.9 olarak gerçekleşmiştir. Bu dönemde 7,1 milyar dolarlık dış kaynak sağlanmış ve bu kaynağın 1,5 milyar doları cari işlemler açığının, 5,6 milyar doları ise rezerv artışının finansmanında kullanılmıştır.

Türkiye 2003 sonrası gerçekleşen cari işlemler açığının “doğrudan yabancı sermaye girişlerine dayalı olduğu ve bu yüzden de sorun teşkil etmeyeceği” savı gerçeklerle bağdaşmamaktadır. 2003 başından 2006 sonuna kadarki olan dönemde Türkiye’nin dış borçları 68,3 milyar dolar artış göstermiştir. Bu rakamın yarısından fazlası (26,9 milyar dolar) ise “kısa vadeli” borç şeklindedir.

Reel döviz kurunun belirlenmesi literatürde hala önemini koruyan konulardan biridir. Uzun dönemde ve kısa dönemde reel döviz kurunun belirlenmesi konusunda çeşitli teoriler ve bakış açıları vardır.  Döviz kurunun belirlenmesinde satın alma gücü paritesi yaklaşımı en çok kabul gören teorilerden biridir. Satın alma gücü paritesi teorisi “dünyada benzer malların benzer fiyatlardan satılması” ilkesini temel almaktadır. PPP’nin, döviz kurlarındaki kısa dönemli hareketleri çok iyi açıklayamadığı ancak uzun dönemde oldukça anlamlı olduğu birçok ampirik çalışmada kanıtlanmıştır.

Satınalma gücü paritesi teorisi, tek fiyat kanununun bir mal yerine tüm mal piyasaları üzerine uygulanması niteliğinde, ülkeler arasınadaki fiyat düzeyi  farklılaşmasını ortadan kaldıran, para birimi dönüştürme oranıdır. Ülkelerin genel fiyat düzeylerinin birbirine oranına eşittir. Fiyat ile döviz kuru arasındaki ilişkiyi ölçmekte ve uluslararası karşılaştırmalarda kullanılmaktadır.

Bir ülkenin yıllara göre gelişme düzeyinin belirlenmesinde genellikle, o ülkenin ulusal para birimine göre sabit fiyatlarla kişi başına milli gelir rakamları temel alınmaktadır. Uluslararası gelişmişlik düzeyi karşılaştırmalarında ise, ortak bir döviz kuruna dönüştürülen kişi başına milli gelir değerleri kullanılmaktadır. Resmi ve serbest döviz kurları arasındaki farklılıklar ve ülkelerdeki fiyat düzeylerinin farklı oluşu, bu tür karşılaştırmalarda döviz kurunun güvenilirliğini yitirmesine yol açmıştır.

Satınalma  gücü paritesi açısından Türkiye ekonomisi, dünya ekonomisinin neresinde diye bakıldığında; satın alma gücünün, örneğin AB ülkelerine oranla daha düşük olduğu görülür. Türkiye, satın alma gücü paritesiyle kişi başına düşen gelirde Avrupa’nın en düşük gelirine sahip ülke konumundadır. 25 AB ülkesindeki satın alma gücü paritesi dikkate alınarak kişi başına gelir düzeyi 100 kabul edilerek oluşturulan bir endekse göre, Türkiye’de 2003 yılında 27 olan kişi başına gelir düzeyi, 2004 yılında AB ortalamasına 2 puan yaklaşarak dikkate alındığında yüzde 29’a yükseliyor.  Buna göre Türkiye 25 AB üyesi ortalaması dikkate alındığında yüzde 71 daha az kişi başına gelire sahip bulunuyor.  (ASLAN, Nurdan, 2007)

Ulusal ekonomilerin yarattığı enflasyon oranı ve uluslar arası piyasalarda meydana gelen değişimlerden kaynaklanan maliyet ve fiyat artışları, döviz kurlarını belirleyen başlıca faktörlerdir. Ulusal ve uluslararası fiyatlardaki hareketlerin döviz kurlarını değiştirmesi, paranın uluslararası ticaretteki rekabet gücünü ve  satın alma gücünü etkiler. Kriz dönemi sonrası döviz kuru serisinin grafiği incelendiğinde, 2001 Şubat krizinden sonra döviz kuru serisinin ani bir artış gösterdiğini, seride düzensiz dalgalanmalar olduğu görülmektedir. Buradan, kriz sonrası ani artış gösteren döviz kurunun, uygulanan döviz kuru politikaları ile kontrol altına alınmış olduğu  ancak kriz öncesi dönemdeki istikrarlı havanın yakalanmamış olduğu söylenebilir.

Cari denge kısaca ekonominin tasarruflarıyla yatırımları arasındaki farktır. Biraz daha açık ifadeyle cari açık, ekonomiler için mal dengesi (mal ihracatı eksi mal ithalatı), hizmet dengesi (hizmet ihracı eksiz hizmet ithalatı), net gelir dengesi (yurt dışındaki ülke yatırımlarından elde edilen gelir eksi yabancı sermayenin yurt içinde elde ettiği gelir) ve transfer dengesi (yurt dışına sosyal yardım vb. sebeplerle ödenen maddi miktar eksi yurt dışından gelen karşılıksız maddi yardımlar) değerlerini belirli bir zaman dilimi için toplanmasıyla elde edilir. Ülkenin ödemeler dengesini sıfır olması için cari açık kadar yurtdışı fonun ülke içine girmesi gereklidir. Bu da yurt dışından gelen yatırımcıların ülkenizden ev, bono, hisse senedi gibi varlıkları satın alarak sermaye getirmesiyle olur.

Son yıllarda, ödemeler dengesi kapsamına dahil edilen “Serbest bölgelerin dünyanın ger ikalanına net ihracatı”, kapsam dışına çıkarılan Türkiye’nin serbest bölgelere net ihracatından genellikle fazla olduğundan, bu değişiklik cari işlemler açığını bir miktar azaltmıştır. Örneğin serbest ticaret bölgesi tanım değişikliği, cari işlemler açığını 2007 yılında 711 milyon ABD doları düşürmüş, buna bağlı olarak cari açığın GSYH’ye oranı yüzde 5,7’den yüzde 5,6’ya gerilemiştir. 2007 yılının ikinci yarısından itibaren dış finansman imkanlarının göreli olarak azalmış olması rezerv artışını da sınırlamış, buna karşın finansman ihtiyacı artmaya devam etmiş ve bu durum Merkez Bankası rezervleri temel alınarak oluşturulan göstergelerde sınırlı bir düşüşe yol açmıştır.

Türkiye 1994 ve 2001 yıllarında iki ciddi finansal kriz yaşamış ve bu krizlerin etkisini hala yaşamakta olan bir ülkedir. Ülkemizin geçirdiği bu ciddi krizlerde yerel makroekonomik istikrarsızlık ve yapısal problemlerin rolü büyüktür. Diğer taraftan yaşanan iki önemli krizin dışında dünya ekonomisinde globalleşmenin etkisiyle dünyadaki krizlerden özellkle de Asya ve Rusya krizlerinden etkilenmiş ve kur dalgalanmaları gözlenmiştir.

Ödemeler dengesi yaklaşımıyla hem satın alma gücü paritesi hem de pariteden sapmalar açıklanabilmektedir. Ancak bu yaklaşımda da, tam olarak doğal işsizlik oranının açıklanmaması ve dış dengeyle tutarlı bir döviz kurunun belirlenmesinin oldukça zor olması gibi problemler bulunmaktadır. Özellikle de kısa dönemli döviz kuru değişimlerinin bu yaklaşımla açıklanması oldukça zor görünmektedir.

Not: Bu yazı çalışma notlarımdan derlenmiştir, herhangi bir uzman görüşü yansıtmaz. Bazı akademisyenlerden alıntılar yapılmıştır.

Bir Cevap Yazın