Çalışan nasıl patron ister?

Geçtiğimiz günlerde “İşveren nasıl eleman ister?” başlığıyla yazdığım yazının gördüğü ilgi üzerine tarafsız olmak adına bir de olaylara işveren gözünden bakmak istedim. Tamam, işveren on parmağında on marifet olan, küçük dünyalar yaratabilecek bir eleman ister ama ya çalışanlar ne ister?  Birkaç başlıkta inceleyelim ama bu sefer süper kahramanlar olmayacak.

Öncelikle, çalışan patronun işlere müdahale etmeyenini ister. Ben rahat rahat takılayım, istediğim şekilde yapayım, bittiğinde de bitti diyeyim ister. Fakat bunu verdiğinde de herkesin aynı performansla çalışacağını bilemezsin. İşini sahiplenmeyen çalışanlara bu şekilde yaklaşırsan “yaymak” diye tabir ettiğimiz şekilde davranırlar ve sonuçta bitmeyen, bitse de bir şeye benzemeyen işler çıkar ortaya.

Diğer taraftan zaman sınırlaması olan bir iş ister çalışanlar. Özellikle “memur zihniyeti” diye tabir edilen düşünce sisteminde sabah sekizde işimin başında olurum, akşam saat beşte kapıdan çıkarım. Hiçbir kuvvet beni burada tutamaz kuralı ile kanlı canlı hale gelen işleyiş bunun en büyük kanıtıdır.  (Üzgünüm ama bu “memur zihniyeti” tabirini kullanmak zorundayım. Daha farklı bir şekilde ifade edilemiyor ve ayrıca doğrudan bakış açısını da yansıtıyor olaylara. Sevdiğim bir insan “kimsenin işini kendisinden daha fazla sahiplenmeyeceksin” demişti, haklı da ama bu hiç sehiplenmeyeceksin anlamına da gelmez.) Bu çalışan için mesainin saat 5’te bitmesi vazgeçilmeyecek kurallardan biridir ve on dakika geç çıkmak kabul edilemez.

Bir başka nokta da “çalışanın her yaptığı doğrudur” düşüncesi. Ben böyle daha iyi anlıyorum, ben böyle doğru olduğuna inanıyorum şeklinde düşünüp bunu kabul etmesi beklenir işverenin. Evrensellik yoktur. Ben bu şekilde yapıyorum istersen kabul et, istemezsen etme durumu vardır.  Yaptığı çalışmanın herhangi birisi tarafından doğru şekilde anlaşılması çalışan için bir anlam ifade etmez. Adeta suda yüzen bir tekne gibi. “Ben üzerindeyim ve tekne gidiyor. Sorun yok” diye düşünür çalışan. Ama orada o olmadığı zaman teknenin nasıl gittiğini bilmez kimse.

Genel çerçevede birkaç çalışan modelini örnekledim ama elbette kimseyi töhmet altında bırakmak istemem (bu söz de – yani kimseyi töhmet altında bırakmak istemem- bana çok samimi gelmiyor ama şimdi daha önce okuduğum bir yer aklıma geldi, gülümsedim ve burada da olsun istedim). Önceki yazıda belirttiğim şekilde işverenler ve burada geçen çalışanların her yerde ve herkes için geçerli olmadığını söylemek istiyorum.

Bir Cevap Yazın