O kadar çok,

O kadar çok şarap içeyim ki;

Beni gömdüklerinde

Şarap kokusu gelsin mezarımdan

Ziyaretime gelen çakırkeyf dostlar,

Yıkılasıya içmiş gibi olsunlar.

Hayyam

Saatler 12 Temmuz gecesi 19:30 u gösteriyordu. Boş kadehler birbiri ardına dolarken, şişeden akan kırmızı mucize, sadece kadehleri doldurmakla kalmayıp, adeta masayı çevrelemiş meraklı kalabalığa görsel bir şölen de sunuyordu. Kristal gibi parlayan ardısıra dizilmiş kadehlerde, her biri farklı bir hikaye anlatmaya hazırlanan birer eren gibi yerlerini aldı gecenin ev sahibi şaraplarımız.

Önce Öküzgözü aldı sözü. Elazığ’ın uçsuz bucaksız yamaçlarından selam getirmişti Ege sahillerine. Ege’nin incisi İzmir’de çeşit çeşit deniz mahsulü ve her biri başka bir lezzete sahip ot “İşte Ege sofrası böyle olur” demişti misafirine.

Hafif eğilerek bakıldığında beyaz fon üzerinde pürüzsüz bir yansıma veren bu yakut kırmızısı bir an önce onu yudumlamak isteyen meraklı gözlere “durun” diyordu, “daha değil”. “Daha değil çünkü sihirli dünyamda keşif yolculuğunuz bitmedi.” Bunun ardından ortaçağda gizli bir tarikatın yine çok gizli bir ayininde bulunuyormuş gibi kadehler kaldırılıyor, önce göz hizasında ışığa tutuluyor, gökten inen meleklerin de onu hissetmesi bekleniyor, hemen ardından ise yavaşca buruna yaklaştırılan kadehlerden okyanusta devasa bir avcı gemiyi içine çeken hortum kadar kuvvetli bir nefesle kadehin içindeki eşsiz şarap kokusu cigerlere dolduruluyor. Gözler her ne kadar kapalı olsa da, kadehleri ellerinde tutanların ne kadar keyif aldıklari, göz kapakları üzerinden bile görülebilen bir ışıltıyla farkediliyordu. Sadece bir şarap kokusu değildi o alınan, Elazığ’ın gözle ucu görünmeyen bağlarında yetişen binbir türlü bitkinin, engin derelerinde akan pırıl pırıl suların ve cigerlerinize doldurmaya doyamayacağınız havasının kokusuydu aslında.

Sadece Elazığ mı? Ya Boğazkere? “Açılmamış bir şarap şişesiydim, ki öyle kaldım” diyen şaire inat açılan Diyarbakırlı misafirimiz birbirinden nefis yemekler ve mezeler yanında sanki bir “Ağır Abi” gibi sert ve oturaklı duruyordu. Diyarbakır’ın enfes yemekleri gibi şarabı da ağırdı tabi. Sanki iki sevgilinin umarsızca bir araya gelmesi gibiydi ilk yudum, ilk tadım. Biraz ürkek, biraz korkak ama sonuna kadar istekli. Ağzın içinde dolaşan koyu kan renkli sıvı, gözlerini kapatan olursa onu elinden tutup güneye, güneye ve doğuya götürüyordu. “Gel” diyordu, “Burası benim topraklarım.”. “Bak” diyordu, “Ben bu asmadan koparıldım”. “Bunlar” diyordu, “Beni yetiştiren eller”. Gözleri açıldığında ise sanki uzun bir tatilden dönmüş kadar huzurlu gülümsüyordu Boğazkere’yi yudumlayan kişi.

Birbiri ardına değişen mezeler, acaba bir sonrakine yer kalır mı endişeleri arasında gidip gelen yemekler ve boşaldıkça dolan kadehlerle Elazığ’dan Çeşme’ye, Diyarbakır’dan İzmir’e uzun bir yolculuk, ardında büyülenmiş 20 kadar insan bırakıyordu. Sanki görünmeyen bir gemi gelmiş, bu insanları alıp mücizelerle dolu bir yolculuğa çıkarmış, gecenin sonunda da rüyalarından uyandırmıştı. Bolluk, bereket ve sürekliliğin sembolü olan motifler sadece şişelerin üzerinde değil, kadehlerde, görünmeyen gemide, hatta bu yolculuğa misafir olanların gözlerinde bile görülebiliyordu.

Bir şarap masalı da bu şekilde son buluyordu.

Bir Cevap Yazın